Bu sayfa Ülkemize bilim/kültür/sanat/spor ve siyaset
alanında önemli hizmetler vermiş/iz bırakmış Veteriner hekimler hakkında kısa
bilgi verme amacıyla hazırlanmıştır. Şüphesiz çok sayıda iz bırakan
meslektaşımız vardır. Ancak biz sadece e-posta gruplara yansıyanları
yayınlayabiliyoruz. Bu konuda ek bilgi hazırlanması veya gönderilmesi halinde
yayınlanacaktır. Göndermek için
tıklayınız
ÇABUK MU UNUTUYORUZ?
Erol KABİL
Pendik Veteriner Kontrol ve
Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü
erol_kabil@yahoo.com
Geçtiğimiz ay elektronik ileti adresime Almanya’dan
Mehmet YILDIZ adlı gurbetçimiz
tarafından
bir ileti gönderildi. İletisi ve isteği şöyleydi;
“Ben
73 senesinden beri bir işçi ailesinin çocuğu olarak Almanya’nın Wuppertal
Kentinde yasamaktayım. Biyolojik tedavi metotları kullanan bir Alman Doktorun
yazdığı bir kitapta hocamızın ismi ve başarılarından bahis ediliyor (ilginç
değimli? Türkiye deki medya ve kitaplarda değil). Bunun üzerine internette biraz
araştırma yaptım ve sizin Dr.ÇETİNER’e gönderdiğiniz yazıyı buldum
“ diyor ve daha fazla bilgi istiyordu
Bende fırsat bu fırsat deyip; Okuduğu kitabın hocamızdan (okuyucuları merakta
bırakmak için kendisine hocamız diye hitap ediyorum) bahseden kısımlarının
çevirisini yapıp bana göndermesini istedim. Alman Prof.
Dr. Fritz Wiedemann
Biologisch Leben- Biologisch Heilen adlı kitabının 1985 yılındaki üçüncü
baskısında hocamızla ilgili olarak;
“ 40 sene evvelinden hücre nakli ile araştırmalar
yaptığını ve ilk olarak insan ve hayvan embiryolarinin hücre ve organ
kültürlerinin besleyici sıvı madde içersinde çoğaltıp hastalara enjekte ettiğini
yazıyor, Bu çalışmalarla bilhassa mongoloid çocuklarda basarî gösterdikten
sonra, hükümetin bütün mongoloid çocukları tedavi etme görevi verdiği ve 3000
kadar çocuğu tedavi etiği, bu başarılarından sonra "Deutsche Gesellschaft für
Human-Zellkultur-Therapi" Örgütü tarafından Almanya a davet edildiğini ve onun
dondurulmuş embiryonal insan hücreleriyle buraya gelip mongoloid çocukları
basarîli bir şekilde tedavi ettiğini”
söylüyordu.
Evet, yanlış okumadınız kök hücre ile ilgili bilimsel çalışmalarını yapan tedavi
edici özelliklerini ortaya koyan ve tedavi amaçlı uygulayan bilim adamı Türk ve
aynı zamanda Veteriner Hekimdi.
Hocamızın
çalışmaları sadece kök hücre üzerine yoğunlaşmamış; 1960 lı yıllardaki talidamit
adlı ilacın yol açtığı sorunları bilen çoktur. Bilmeyenler için bir açıklama
yapmak istiyorum; o yıllarda mucize ilaç diye tanıtılan ve hamile bayanlarda
kusma refleksini ortanda kaldırdığı gerekçesiyle mucize ilaç diye dünyaya empoze
ediliyordu.
Hocamız
ise bu ilacın bilimsel olarak sakıncalarını ortaya koyup ülkemize girmesini ve
satılmasını ciddi bir duruşla engelleyen dünyadaki tek insandı ve bu
savunmalarından dolayı ülkende kendine çirkin yakıştırmalar yapılan bir bilim
adamıydı.
İlacın
ruhsatlandırıldığı ülkelerde ilacı kullanan hamile bayanların doğan çocuklarında
ilacın ilk etkileri görülmeye başlanmış ve dünyada faciaya sebep olduğu
görülmüştü. İlacı kullanan bayanların doğan çocuklarının hemen hepsinde
anomaliler görülmüş, Türkiye ise hocamız sayesinde ilacın kullanılmadığı tek
ülkeydi ve hiçbir sıkıntı yaşanmamıştı.
Amerika da
talidamit ilacına bağlı 17 anormal doğum olduktan sonra ilacın satılmaması
yönünde karar alınmasını klinik deneyleri yeterli olmadığını gerekçe göstererek
sağlayan Dr. Kelsey'i ülkesinde herkes
bilir. Çünkü Amerikan medyası onun kıymetini bilmiş, yıldızlaştırmıştır.
Washington Post, 15 Mayıs 1962'de onu Ulusal kahraman ilan etmiştir. (ilaç
ABD’de ruhsatlandırılmış bir süre piyasada satılmış sonradan piyasadan
çekilmiştir.)
Çalışmalarıyla dünyanın takdirini kazanan hocamız bu çalışmaları
karşısında neyle ödüllendirildi dersiniz? Hocamız Kök hücre ile ilgili
çalışmaları yaparken Veteriner Hekim insanları tedavi edemez diye mahkemelere
veriliyor, çalışmaları engellenmeye çalışılıyor. Bu tür çalışmalar yaptığı için
kendisine söylemeye dilimin varmadığı sıfatlar yakıştırılıyordu. Bu hocamızı
halen çevremizde meslektaşlarına sorduğumuzda; Fakültede Veteriner Tarihi ve
deontoloji dersini okumasına rağmen hocamızı hatırlamıyor, hatırlasa da
hocamızın dünyaca tanınmasını sağlayan çalışmaları hakkında bilgileri olmuyordu.
Bizde bu
köşemizde ülkemiz bilimine unutulmaz hizmetler yapan ve
1895 yılında İstanbul'da doğan, Kuleli Askeri Lisesi
Haydarpaşa İdadisi ve Haydarpaşa Askeri Baytar Mektebi Âlisi (1910–1914).
Kurtuluş Savaşında Etlik Serum darülistihzarı ve Bakteriyoloji-hanesindeki
çalışmaları sonucunda İstiklal Madalyası almış. Kazandığı sınav sonucunda 10
Eylül 1924'te Almanya'ya gönderilmiş ve Berlin'de bakteriyoloji, seroloji ve
bulaşıcı hastalıklar ihtisası yapmış, Almanya'da doktorasını tamamlamış, Pasteur
Enstitüsü, Robert Koch Enstitüsü ve Mödling Enstitüsü'nde çalışmış. Veteriner
Fakültesi'nde Profesörlüğe yükseltilmiş, Cornell, Columbus-Chio gibi dünyanın
çeşitli üniversitelerine davet edilmiş, dersler vermiş ve laboratuarlar
kurmuştur. Dünyaca ünlü olan ama maalesef ülkemizde bilinmeyen hocamız Ord.
Prof. Dr. Süreyya Tahsin AYGÜN’ü kelimelerle kısıtlı köşemde dilimin
döndüğünce anlatmaya çalıştım.
Ülkemizde Ord. Prof DR. Süreyya Tahsin AYGÜN
hocamız gibi kaç tane bilim insanı yetiştirdik ki bu değerlerimizi bu kadar
kolay unutuyoruz diye de sormadan geçemiyorum.
Unutmamak ve unutturmamak dileğiyle…
Ord. Prof. Dr. Süreyya Tahsin
AYGÜN hakkında
(Gönderen: Prof dr. Tahsin Yeşildere)
Sal 16 Mar
2004, 12:22
Bunlar da bizim insanimiz...
"Dr. Mustafa
Çetiner.. Cumhuriyet Bilim'de yaziyor..
Talidomid yazmþ.. Hani bir devirde, kolsuz, bacaksiz dogmustu yogun halde
bebekler ve dünyayi bir felaket gibi sarmisti.. Talidomid mucize agri kesici
olarak sunulmus ve fevkalade etkisiyle peynir ekmek gibi satilmiþti. Iste bu
mucizenin yan etkisiydi, o talihsiz bebekler. Durum anlasilinca ilaç yasaklandi,
ama bugün binlerce talidomid kurbani aramizda yasiyor.
Diyorki Dr.
Çetiner..
"Bu
dünyayi saran trajedi, Amerika'da hiç yasanmadi. Çünkü Amerikan Saglik
Bakanligi'nda çalisan Dr. Kelsey adli yönetici, yeterli klinik deneyler olmadigi
gerekçesi ile izin vermedi. Ilaç kartellerinin bütün baskilarina direndi.
Baskan
Kennedy, Bayan Kelsey'yi ödüllendirdi.."
Peki,
Sevgili Doktor Çetiner,
Süreyya Tahsin Aygün kim?..
Bu adi
bilir misiniz?..
Yaptiklarini bilir misiniz?.
Prof.
Dr. Süreyya Tahsin Aygün, talidomidin Türkiye'de satilmasina izin vermeyen
adamdir.
Prof.
Dr. Süreyya Tahsin Aygün, Türkiye'nin Dr. Kelsey'si olarak önüne gelen kagida
imza atmayan ve Amerika'daki 17 vakaya karsilik, bu ülkede tek talidomid kurbani
olmamasini saglayan adamdir.
Dr.
Kelsey'i herkes bilir. Çünkü Amerikan medyasi onun kiymetini bilmis,
yildizlastirmiþtir.. Washington Post, 15 mayis 1962'de onu Ulusal kahraman ilan
etmistir.
Biz
Prof. Dr. Süreyya Tahsin Ayhan'i ne ilan ettik.. "Tu kaka.."
Bugünün kök hücre, gen tedavisi üzerine dünyada belki de ilk çalismalari yapan,
insan ömrünü uzatmanin yolunun, dogum sonrasi kesilip atilan kordon hücreleri,
plasentalarda olduiunu hem de ne yillar önce gören hocaya, bir labratuar bile
vermedik. Onu bir sahtekar ilan etmedigimiz kaldi.
Prof.
Süreyya Tahsin Aygün kahirlar içinde öldü.. Görüs ve buluslarinin bugünkü modern
tibbin, ama ne yazikki bizim degil Amerikan ve Avrupa modern tibbinin temelini
olusturdugunu bile göremeden öldü..
Peki
ben mi bunlari nereden biliyorum?..
M.Ali
Kislali'nin Yanki dergisinde, kiz kardesim Serpil'in hazirladigibir kapagin
konusuydu, doktor, yillar önce..
M.Ali
Agabey'de o sayi varsa, bana hiç degilse foto kopisini yollarsa, burada
özetlerim, daha doyurucu bilgiler vermek için..
Bugün
amacým Süreyya Hocayi anlatmak degil..
"Biz
niye baskalarinin ilahlarinin adlarini ezber biliriz de, kendimizinkilerden
haberimiz olmaz"a bir örnek daha vermek..
Hincal
Uluc
Kök Hücre ve Biyoteknoloji Konferansı
Posted (serkan) in
kök hücre,
biyoteknoloji,
KTÜ,
Türkiye on Mayıs-11-2007
Daha önce
Cihan’ın da duyurduğu gibi, (11 Mayıs 2007 saat 10:00′da) Kök Hücre
ve Biyoteknoloji Konferansı ile Prof.Dr. Ercüment Ovalı, ilk defa kendi
üniversitesinde ve de öğrencilerin düzenlediği bir etkinlikle, Karadeniz Teknik
Üniversitesi öğrencileri ile buluştu. Hatta işin ilginç tarafı arkadaşlarımız
Ercüment hoca ile eğer İstanbul Üniversitesi’nde gerçekleştirilen Moleküler
Biyoloji ve Genetik Kış Okulu’nda karşılaşmasalardı ülkemizde hatta
üniversitelerinde bir kök hücre merkezi bulunduğundan haberimiz bile
olmayacaktı. Yetmişin üstünde farklı yerde sunum yapması için davet edilmiş bir
hocayı ağırlayan bir çalışma grubunun içinde bulunduğum için sahip olduğum şansı
hiç de hafife almamaya karar verdim.
KTÜ’de sunumu dinleme fırsatı bulabilmek işin ilginç tarafı tabi ama daha
ilginç kısımlar var. Bundan bir kaç gün önce söz konusu kök hücre merkezi olan
ATİ Teknoloji‘ye sunumla ilgili panoları almaya gittiğimizde ismini hiç
duymamış olduğumuz, fotoğrafını ilk defa gördüğümüz biri ile karşılaştık.
Ati’nin en güzel yerinde, sanki eksik kalmış son bir kaç kelimeyi daha söylemek
üzere bize bakan bir yüz. Laboratuvarında çalışırken fotoğrafı çekilmiş bir
araştırmacı. O kişi Prof.Dr.Süreyya Tahsin Aygün. İşin acı tarafı biz Biyoloji
Bölümü öğrencileri hem öyle birinin ismini duymamışız hem de yüzü bile tanıdık
değil. Hatta o gün Derya hoca’dan kök hücre üstüne ilk çalışma yapan kişinin o
olduğunu işitiyoruz ama anlaşılan duymuyoruz bile çünkü süregelen eşekliğimizi
devam ettirip en ufak bir araştırma yapmaya bile lüzum görmüyoruz. İşte
gelecekte araştırmacı olabileceğini sanan gençler size… Kendimle gurur
duymalıyım değil mi?
Ercüment hoca halimizin farkında ki yeni düzenlediği sunuma o fotoğrafı da
yerleştirmiş. Yetmemiş Süreyya Tahsin Aygün’ün çok zor şartlarda yapıp da bugün
bizim imkan bolluğu içinde aklımıza getiremediklerimizi eklemiş. Ama anlaşılan
bunun da yetmeyeceğini düşünmüş ki Prof.Dr.Süreyya Tahsin Aygün hakkında bir
belgesel hazırlatmaya çok önceden girişmiş. Merak ediyorum, acaba bizler Prof.Dr.Süreyya
Tahsin Aygün’ün evlatları olmayı hak edebilecek miyiz?
Bunların dışında Türkiye’in pek çok üniversitesinde kök hücre ile ilgili
akademik çalışmaları olduğunu duymuş olduk. Her şeyden önemlisi yenilenemez diye
bildiğimiz sinir hücrelerinin laboratuvar koşullarında rahatlıkla
oluşturulabildiğine şaşırdık. Hatta bunu yapmak için nice doktoralar bitirmek
gerekmediğini fark edince biraz da afalladık. Olsun, daha çok şey öğreneceğiz…
İnşallah…
GENÇ CUMHURİYETİN
BİLİMİNİN YÜZ AKI: VETERİNERLİK
|
Bilim Teknik 23.03.2007 |
|
Osman Bahadır
Süreyya Aygün
Alman bilimci Dr. Gerlach 1932 yılında Viyana radyosunda yaptığı
bir konuşmada şunları söyledi: "Türkiye Cumhuriyeti'nin
medeniyet dünyasına yaptığı en büyük hizmet sığır vebasını imha
etmiş olmasıdır. Bunu şükranla anar ve bu millete minnetlerimizi
sunarız."
1920'li yıllarda ülkemizdeki hayvan varlığı, sosyal ve ekonomik
hayatımızın en önemli dayanağını oluşturuyordu. Sadece beslenme
ve giyim olanakları yaratmaları bakımından değil, fakat aynı
zamanda ulaşımda ve tarımda bir güç olarak kullanılmaları ve
ihraç edilerek geçim aracı olmaları nedeniyle de genel hayatın
başlıca dayanağı ve bu yüzden de halkın en önemli servet
kaynağıydı.
Bu denli büyük ve temel önemine rağmen Cumhuriyet'in
başlangıcındaki hayvan varlığımız çok büyük ölçekli bulaşıcı
hastalıkların pençesinde kıvranıyordu. Özellikle sığır vebası,
büyükbaş hayvan varlığını tehdit eden en büyük afet
durumundaydı. Daha savaş sırasında ülkeyi sarmış bulunan bu
korkunç salgının yarattığı korku ve endişeyi, İsmet (İnönü)
Paşa'nın Garp Cephesi Kumandanı olarak 17 Aralık 1921 tarihinde
Bakanlar Kurulu'na çekmiş olduğu şu telgraf metninde çok açık
olarak görebiliyoruz.
"Yaptığım incelemelere göre sığır vebası salgını Sivas'tan
gelmiş ve orduyu tehlikeli bir surette istila eylemiştir. Milli
Savunma'nın köylerde ne gibi tedbirler aldığını bilemiyorum.
Ancak Sivas'tan itibaren bu salgının getirilip orduya
bulaşmasına engel olmak Garp Cephesi'nin değil, İktisat
Vekaleti'nin vazifesidir. İlgililerin vazifesini yapmadığından
şikâyetçiyim. Şikayetimi ve alınması gerekli tedbirleri Bakanlar
Kurulu'nda görüşmenizi rica ederim. Orduyu sarmış afetin ne
sonuçlar vereceğini tayin etme kudreti insanlık dahilinde
değildir."
1922-1930 yıllarında ülkemizde 5774 köyde sığır vebası hastalığı
görülmüştür. Ancak bu köylerin üçte birinden fazlası hastalığı
hükümetten gizlemiştir. Türkiye'de 1924-1930 yılları arasında
sığır vebasının gizlenme oranı %38'dir. Gizleme oranının
yüksekliği, salgın düzeyinin ve sonuçlarının daha da yüksek ve
yıkıcı olmasına yol açmıştır.
Cumhuriyet'in ilanından sonra bir yandan veteriner hekim
yetiştirilmesine önem verilerek Baytar Yüksek Mektebi, Batı
okulları düzeyinde bir duruma getirilmiş, diğer yandan da ciddi
bir planlama ve mevcut veterinerlerin fedakârca çalışmalarıyla
hayvan hastalıklarına karşı mücadele başlatılmıştır.
HAYVANCILIĞIN ISLAHI
1901'de İstanbul'da kurulmuş olan Bakteriyolojihane-i
Baytariye'de sığır vebası serumu elde ediliyordu.
Bakteriyolojihane daha sonra araştırma ve aşı, serum ve
biyolojik madde üretmek amacıyla 1914'te Pendik'e nakledildi ve
burada Pendik Seroloji Enstitüsü açıldı. Cumhuriyet döneminde bu
enstitüde üretilen sığır vebası serumunun yeterli olmaması
üzerine Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde de yeni serum üretme
merkezleri kuruldu.
Osmanlı Devleti döneminde 1893'te ilk yönetmelik olan Zabıta-i
Hayvaniyye Talimatnamesi ve 1913'de de ilk kanun olan Geçici
Zabıta-i Sıhhiye-i Hayvaniyye Kanunu çıkartılmıştı. Ancak bunlar
hem ülke gerçeklerine uymuyor, hem de hayvan hareketlerini
kontrol etmeye yönelik maddeler içermiyordu.
1928 yılında çıkarılan Hayvanların Sağlık Zabıtası Kanunu,
ülkenin tüm ihtiyaçlarına karşılık gelen gerçek anlamda bir
kanundu. Bu kanun veterinerlerin hastalıkla mücadelesinin
başarıya ulaşmasında büyük bir rol oynamıştır.
1923'ten önce hayvancılık ıslahı alanında hemen hiçbir şey
yapılmış değildir. Damızlık hayvan yetiştirme kurumlarının hepsi
1923'ten sonra oluşturulmuştur. Karacabey Harası 1924'te,
Sultansuyu Harası 1929'da, Çifteler Harası 1934'te kuruldu.
Çukurova Harası Osmanlı Devleti döneminde ordunun at ihtiyacını
karşılamak için 1896'da kurulmuş bir çiftlikti. 1929'dan
itibaren yüksek verimli at, sığır ve koyun yetiştiriciliği
yapılan bir hara haline getirildi. 1934'te Konya Harası kuruldu.
Merinos koyunu tamamen Cumhuriyet dönemi ürünüdür. Hayvan
ırklarının ıslahında en önemli araç olan suni tohumlama
ülkemizde ilk defa 1926 yılında başlamıştır.
AYGÜN'ÜN İKİ BÜYÜK KEŞFİ
1918'de ülke hizmetinde 176 veteriner bulunuyordu. Bu
veterinerlerin bir kısmı kurtuluş savaşında yitirildi. Bu
nedenle savaştan sonra aktif durumdaki veteriner sayısı daha da
azalmıştı. 1923-1933 arasında Baytar Yüksek Mektebi'nden 231
öğrenci mezun oldu. İşte Cumhuriyet'in ilk on yılındaki büyük
hayvan sağlığı mücadelesi, yaklaşık 350 kişiden oluşan bu
fedakar ve ehliyetli veteriner kadrosunun çalışmalarıyla
yürütüldü ve başarıya ulaştırıldı.
On yıl süren mücadelede bir milyondan fazla sığırın hastalandığı
saptanmış, bunların 100 bin kadarı ölmüş ya da öldürülmüş, 900
bin sığıra da serum verilerek kurtarılmıştır. Ayrıca kelebek
hastalığı denilen ve küçükbaş hayvanlarda görülen çok yaygın bir
hastalık da , baytar Mehmet Halit Bey'in geliştirdiği bir serum
sayesinde önlenmiştir. Yüzbinlerce hayvanın ölümüne yol açan bu
hastalık, bu serum sayesinde 24 saat içinde iyileştirilmeye
başlanmıştır. Yunus Nadi Bey, Cumhuriyet gazetesinde yazdığı bir
yazıda Mehmet Halit Bey'in bu keşfinin ekonomiye katkısının
yıllık 15-20 milyon lira değerinde olduğunu söylemektedir ki, bu
o günün ölçüleri içinde son derecede yüksek bir meblağdır.
Veteriner Süreyya Tahsin (Aygün) Bey de sığır vebasına ve
şarbona karşı iki aşı geliştirmeyi başarmıştır. Alman bilimci
Dr. Ostertag, Süreyya Tahsin Aygün ile ilgili olarak şunları
söylemiştir;
"Süreyya Aygün bilim tarihinde pek ender olmak üzere iki büyük
keşfe muvaffak olmuştur. Birincisi sığır vebası savaşında
uygulanan ve uzun zaman dayanabilen koruyucu aşıyı hazırlamış
olması, ikincisi de şarbona karşı tehlikesiz ve etkili ve tüm
hayvan türlerine uygulanabilen aşı metodunu bulmuş olmasıdır."
Genç Cumhuriyetin veterinerleri, hastalıklarla savaş sırasında
sadece tıbbi problemlerle uğraşmamışlar, halkın önyargıları,
batıl inançları ve kendilerine karşı direnmeleriyle de
savaşmışlardır. Halkın hastalıklı hayvanlarını gizlemesinin
çeşitli nedenleri vardı. Öncelikle hayvanlarının itlaf edilecek
olmasından korkuyorlardı. Karantina altına alınmaları bile onlar
için bir yıkım demekti. Çünkü karantina uygulaması, yaylaya
çıkılmasını önlüyordu. Ayrıca hastalık sebebiyle ilgili olarak
hurafe niteliğindeki inanışlar da hastalıklı hayvan sahiplerinin
veterinere olumlu yaklaşmasını ve yardımcı olmasını önlüyordu.
İşte az sayıdaki veterinerler, yardımcılarıyla birlikte bu
tutumların üstesinden gelmek için de büyük bir fedakârlık
gösterdiler. Son derecede akılcı ve bilimsel bir planlama ve
kahramanca diyebileceğimiz görkemli bir mücadelenin sonucunda,
ülkemiz için büyük bir afet niteliğindeki sığır vebası 1932
yılında kesinlikle ortadan kaldırıldı.
Alman bilimci Dr. Gerlach 1932 yılında Viyana radyosunda yaptığı
bir konuşmada şunları söylemiştir: "Türkiye Cumhuriyeti'nin
medeniyet dünyasına yaptığı en büyük hizmet sığır vebasını imha
etmiş olmasıdır. Bunu şükranla anar ve bu millete minnetlerimizi
sunarız."
Veteriner hekimliği alanında erken cumhuriyet döneminde iki
veterinerlik dergisi birden yayınlanıyordu. Baytari Mecmua ve
Askeri Tıbb-ı Baytari Mecmuası. Baytari Mecmua'da toplam 669,
Askeri Tıbb-ı Baytari Mecmuası'nda ise toplam 1891 bilimsel
makale yayınlanmıştır. (Toplam 2560 makale). Yurtdışında görev
yapan ilk Türk bilim insanı da bir veterinerdir. Askeri
veteriner doktor İlyas Bey, 1926 yılında Estonya'da Dorpat
Üniversitesi'nde çalışmaya başlamıştır. Veteriner hekimlik, genç
Cumhuriyet biliminin yüz akıdır.
Kaynaklar;
1- Dinçer, Ferruh; "Türkiye Cumhuriyeti'nin 75 Yılında
Veteriner Hekimliğinin Bilimsel Bilançosu", Türkiye
Cumhuriyeti'nin 75. Yılında Bilim (Bilanço 1923-1998) Ulusal
Toplantısı, I. Kitap, I. Cilt, Ankara, Eylül 1999. 2-
Erk, Nihal- Akkerman, Naki Cevat; Türkiye'de Sığır Vebası
Salgınları ve Eradikasyonu Tarihi, Ankara Üniversitesi Veteriner
Fakültesi Yayınları: 242, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1969. 3-
Erk, Nihal; Türkiye Cumhuriyeti'nin İlk 50 Yılında (1923-1973)
Veteriner Hekimlik Öğretiminin Gösterdiği Gelişmeler, Ankara
Üniversitesi Basımevi, 1973. 4- Ulaş, Hanefi; Pendik
Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitüsü: 56. Yıl (1914-1970),
İstanbul, 1970. 5- 18 Nisan 1925, 20 Mart 1925 ve 13 Nisan 1926
tarihli Cumhuriyet gazeteleri.
Bilim Teknik 23.03.2007 |
|
|
Tarih: 20:32, Saturday, Mart 24, 2007 Kategori:
alinti_1
|
Gönderim Zamanı: 15 Dec 2007 Saat 1:21pm |
|
Sevgili dostlar,
Dünyada ilk kök hücre çalışmalarını bir Türk doktorun
yaptığını biliyor muydunuz?
Bu doktorun, 1920 lerde Türkiye’de barınamadığını ve
Almanya'da çalışmak zorunda kaldığını da biliyor muydunuz?
İnşallah bu kez bu fabrika kapanmaz...
Sevgilerimle
Alper
Tarihçe
Hücre tedavisinin tarihinde Ord. Prof. Dr. Süreyya
Tahsin Aygün önemli bir yer tutmaktadır. 1895 yılında
İstanbul'da doğan Ord. Prof. Dr. Süreyya Tahsin Aygün,
Kuleli Askeri Lisesi Haydarpaşa İdadisi ve Haydarpaşa Askeri
Baytar Mektebi Alisi (1910-1914) mezunudur. Kurtuluş
Savaşında Etlik Serum darülistihzarı ve
Bakteriyoloji-hanesindeki çalışmaları sonucunda İsitiklal
Madalyası almıştır. Kazandığı sınav sonucunda 10 Eylül
1924'te Almanya'ya gönderilmiş ve Berlin'de bakteriyoloji,
seroloji ve bulaşıcı hastalıklar ihtisası yapmıştır.
Almanya'da "pekiyi" derece ile doktorasını tamamlamıştır ve
Pasteur Enstitüsü, Robert Koch Enstitüsü ve Mödling
Enstitüsü'nde çalışmıştır. Türkiye'de Yüksek Ziraat
Enstitüsünde bulunan Veteriner Fakültesi'nde Profesörlüğe
yükseltilmiştir. Cornell, Columbus-Chio gibi dünyanın
çeşitli üniversitelerine davet edilmiş, dersler vermiş ve
laboratuarlar kurmuştur.
Prof. Aygün, Türkiye'de sürdürdüğü hücre tedavisi
çalışmalarına Şekerbank'ın kendisine sağladığı bir
laboratuarda devam etmek zorunda kalmıştır. Sonraları,
Almanların kendisi için bir vakıf kurup Almanya'ya davet
etmesiyle birlikte bu çalışmalarına Almanya'da devam
etmiştir. Ord. Prof. Dr. Süreyya Tahsin Aygün deneysel
çalışmalarda havyan deneylerine bir alternatif olarak
gösterdiği hücre kültür tekniklerinin yanı sıra ilk hücre ve
kök hücre tedavilerini yapmıştır. Bunları kitap ve makaleler
halinde uluslar arası dergilerde yayınlamış, yurtdışında
uluslar arası kurultaylarda bildiri olarak sunmuş ve Almanca
olarak kitap haline getirerek, Almanya'da yayınlamıştır.
Tedavileri yerli ve yabancı pek çok basın organı tarafından
da ilgi görmüş ve haber niteliği kazanmıştır. Ord. Prof. Dr.
Süreyya Tahsin Aygün bu çalışmalarıyla hücre tedavisi
konusunda ülkemizde ve yurtdışında öncü bilim adamlarından
biri olmayı hak etmiştir.
KAYNAK
|
KÖK
HÜCRELER
|
|
Kök hücreler
vücudumuzda bütün dokuları ve organları oluşturan ana hücrelerdir. Henüz
farklılaşmamış olan bu hücreler sınırsız bölünebilme ve kendini yenileme, organ
ve dokulara dönüşebilme yeteneğine sahiptir. Bu özellikleri bakımından kök
hücreler kanser, sinir sistemi hastalıkları (Alzheimer) ve hasarları, metabolik
hastalıklar (diabet), organ yetmezlikleri, romatizmal hastalıklar, kalp
hastalıkları, kemik hastalıkları ve daha birçok alanda kullanıma sahiptirler.

Günümüzde bu
hastalıkların bazılarının tedavisinde organ veya doku nakilleri yapılmaktadır.
Ancak, organ veya doku nakli gerektiren hastaların çokluğu, uygun organ ve
dokunun her zaman bulunamaması gibi sorunlarla sürekli karşılaşılmaktadır. Bilim
ve teknolojideki son gelişmeler doğrultusunda Kök hücrelerin bu alanda
kullanılması gündeme gelmiştir.
Prof.
Dr.Selahattin Batu (1905-1973)
Ozan, yazar. 1925'te İstanbul Veteriner Okulunu bitirdi. Öğrenciyken
Aydınlık dergisinde şiirleri yayınlandı. Bu nedenle tutuklandı, yargılama
sonunda serbest bırakıldı. Almanya'da veterinerlik alanında uzmanlık
öğrenimi gördü. 1931'de Ankara Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi kadrosuna
alındı. CHP yönetimi sırasında Çanakkale Milletvekilliği yaptı. 1950'den
sonra yeniden Üniversite'deki görevine döndü, 1969'da emekli oldu. Batu,
1945'te S.kemal Yetkin ile beraber Sanat ve Edebiyat gazetesini çıkardı ve
yönetti. Varlık ve Hisar dergilerinde yayınlanan şiirlerini Bursa'da
Yeşiller (1949), Rüzgarlı Su 1962 adlı yapıtlarında topladı. Tiyatro
alanında da çalışmaları olan sanatçı Güzel Helena adlı yapıtıyla Bregenz
Uluslar arası Tiyatro yapıtları yarışmasında ikincilik kazandı. Diğer
yapıtları ise; İphigania Tauriste (1942), kerem ile Aslı (1943), Oğuzata
(1941), İnsan ve Sanat (1945 denemeler), Romancero (1953 gezi notları),
İsviçre Günleri (1966 gezi notları).
http://www.kenthaber.com/Arsiv/IzBirakanlar/Canakkale/IzBirakan_880.aspx
Diğer kaynaklar:
http://www.boyutpedia.com/default~ID~796~aID~4799~link~selahattin_bat...
http://www.antoloji.com/siir/sair/sair.asp?sair=3544&goster=linkler
* http://www.cu.edu.tr/fakulteler/zf/zb/bilgi/sbatu.asp
* (Veteriner Zootekninin kurucusu sayılan hocanın "veteriner hekim ve
zooteknist" yönü konusunda özgeçmişi bilgilerine internet ortamında sadece
Çukurova Ziraat Fakültesi web sitesinden erişmemiz
düşündürücü.Bilemiyoruzbelki arama motorundan biz ulaşamamışta
olabiliriz.Yazılı kitap/dergilerde elbette Veteriner Fakülteleri kökenli de
epeyce yayın vardır ancak web sitelerinde de böyle sembol hocaların
özgeçmişlerinin bulunması faydalı olacaktır düşüncesindeyiz)
--
--------------------------------------------
AB Veteriner Hekim Platformu
web: www.abveteriner.org
Türkiye'de sağlıklı beslenme ve çevre
güvenliği konusunu yaygın olarak ilk kez dile getiren veteriner hekim Osman
Nuri Koçtürk'ü büyük bir şans eseri olarak yakından tanıma olanağı
buldum.Öğrencilik ve ilk asistanlık yıllarımda henüz televizyon olmadığı
için tek eğlencemiz olan Ankara Radyosu'ndan haftada bir gün sadece beslenme
uzmanı olarak anons edilen Doç.Dr.Osman Nuri Koçtürk'ün beslenme ile ilgili
programını dinlerdik. Sonraları meslek örgütlerimizin genel kurullarına
katılmaya başladığımda beyaz saçlı, heybetli görünümlü,hitabet gücü yüksek
birisi olan Osman Nuri Koçtürk'ü ilk kez kürsüde hararetli konuşmalar
yaparken gördüm ve veteriner hekim olduğunu o zaman öğrendim.Koçtürk Hoca
hemen her genel kurula katılır ve uzun süren heyecanlı konuşmalar yapardı.Kunuşmalarının içeriğini
en çok sağlıklı beslenme ve çevre güvenliği konuları oluştururdu.Yabancı
güçlerin insanlarımıza sürekli tahıl tükettirerek beyinsel yönden
geriletmeyi ve bu sayede kendi kültürlerini aşılamayı amaçladıklarını sık
sık dile getirir,çözümün hayvansal gıda tüketmek olduğunu bıkmadan usanmadan
tekrarlardı.Hatta bu konu ile ilgili olarak bir çocukluk anısını da şöyle
anlatmıştı:"Çocukken köyümüzde bir su birikintisinin içerisinde serinleyen
mandaların üzerine basa basa bir taraftan öbür tarafa geçerdik.Biz
mandaların üzerinden karşıya geçtiğimizde geriye dönüp bakar,sırtına ilk
bastığımız mandanın daha yeni başını yavaş yavaş çevirerek ne oluyor diye
bize baktığını görürdük.İşte bitkilerle beslenen mandalar gibi tahılla
beslenen insanların intikal kabiliyeti de böyle geri olur.Onun için
insanlarımıza tahıl değil et yedirmeliyiz.Ormanın kralı aslan da, en kurnaz
hayvan tilki de et yiyendir". Osman Nuri Koçtürk çevre konusuna da çok
duyarlı idi ve her konuşmasında meslek örgütlerine ve fakültelere
hitabederek çevre konusunun bir gün Dünya'nın en önemli sorunu haline
geleceğini,meslek olarak şimdiden bu konuya sahip çıkılmasını ve
fakültelelerimizde çevre dersi okutulmasını ısrarla önerirdi.Koçtürk Hoca ne
kadar da ileri görüşlüymüş değil mi?Günümüzde çevre güvenliği ve küresel
ısınma Dünya'nın en önemli sorunu,ama ne yazık ki fakültelerimizde hala
çevre dersi okutulmuyor.Bu konudaki bir anımı sırası gelmişken sizlerle
paylaşmak isterim.1978 yılındaki ulusal hayvancılık kongresinde değerli
hocamız Prof.Dr.Hüseyin Saim Kendir düzenleme kurulu başkanı, ben de
düzenleme kurulu sekreteri idim.Sadece o kongreye özgü olmak üzere kongrede
sunulacak tebliğleri para karşılığı dağıtmıştık.Koçtürk Hoca'ya da beslenme
konusunda bir tebliğ vermiş ve bir ay içinde teslim etmesini istemiştik.İki
gün sonra hoca fakültedeki odama gelip tebliği teslim etti ve parasını
istedi.Ben neden acele ettiğini sorduğumda "Evladım, sen bu parayı zevkim
için mi harcayacağımı sanıyorsun, aldığım bu paralarla yurt dışından çevre
konusunda en son yayınlanan kitapları getirttiriyorum" dedi.
Doç.Dr.Osman Nuri Koçtürk gerçek
vatansever bir aydındı.Yaşamını işçi sendikaları, dernekler gibi sivil
toplum örgütlerinde beslenme konularında danışmanlık yaparak,konferanslar
vererek ve seminerler düzenleyerek geçirdi.Ayrıca önceleri radyoda,daha
sonrada televizyonda programlar yaptı, gazetelerde yazılar yazdı.
Düşüncelerini hiç bir siyasal ideolojiye ve partiye yaranmadan korkusuzca
dile getirdi.Kendisini Pir Sultan Abdal'a benzetir,Dünya'ya çağ olarak erken
geldiğini söylerdi.Böylesine değerli bir insana bir çok kez başvurduğu halde
Ankara Veteriner Fakültesi'nde kadro verilmedi.Erken yaşta emekli olarak
kendisini toplumsal çalışmalara adadı ve tüm Türkiye'nin tanıdığı bir bilim
adamı oldu.Osman S.Arolat bir yazısında Koçtürk Hocanın margarine karşı
zeytinyağını nasıl savunduğunu anlatır.İstanbul Teknik Üniversitesi Talebe
Birliği zeytinyağı konusunda bir miting düzenler ve Koçtürk hocadan da bir
afiş hazırlamasını ister.Hoca afişin başlığına şunu yazdırır."Radyolarımızda
(zeytinyağlı yiyemem aman,basma da fistan giyemem aman) türküsünü sık sık
çaldırıp milleti zeytinyağından soğutuyorlar".Vatan Gazetesi yazarı
Selahattin Duman bir yazısında Osman Nuri Koçtürk'ten şöyle bahseder."
Tanıdığım ilk beslenme uzmanı olan Osman amca ile aynı gazetede
çalışırdık.Meşhur Osman Nuri Koçtürk.Oğlu Cafer de istihbarat servisinde
muhabirdi.Osman amca sürekli sağlıklı beslenmeden söz eder ,beyni
kuvvetlendiren,zekayı geliştiren yiyeceklerin çocuklukta ne kadar önemli
olduğunu anlatırdı.Bizlere çikolata yemeyin pekmez,helva yiyin derdi.Osman
amcaya göre toplumsal geriliğimizin birinci nedeni yanlış beslenmeydi.Bizim
kuşak ilk kez doğru beslenme tanımı ile karşılaştı" . Hüseyin Özbek
kitabında Koçtürk hocanın 1960 lı yıllarda Amerika'nın stoklarında birikmiş
süt tozunu okullarda öğrencilere içirmesine ve Sonora-64 adlı buğday
çeşidini (64 numaralı radyoaktif bir bileşik olan cobaltla iyonlandığı için
bu adı almıştı) tarlalara tohumluk olarak ektirip insanlara yedirmesine
karşı büyük savaşlar verdiğini yazar.Bu açıklamalardan sonra Osman Nuri
Koçtürk'ün kısa hayat hikayesini yazmak isterim.
Osman Nuri Koçtürk 1918 de İzmir'de
doğdu.Ankara Veteriner Fakültesinden mezun olduktan sonra Askeri Veteriner
Akademisi'nde asistanlığa başladı ve biyokimya uzmanı oldu.Amerika'nın
Missouri Üniversitesi'nde vitaminler, mineraller ve aminoasitlar üzerinde
yaptığı çalışmalar bilimsel dergilerde yayınlandı.Yurda dönüşünde Askeri
Biyoloji Enstitü'sü uzmanlığı, Askeri Veteriner Akademisi Biyokimya
Kürsüsü başasistanlığı görevlerinde bulundu.Ankara Tıp Fakültesi Biyokimya
Kürsüsü'nde önce uzman sonra gıda kontrolü ve hijyen doçenti oldu.Çoğu
gıda ve beslenme konularında olmak üzere 70 kitabı ve çok sayıda makalesi
vardır.
Veteriner hekimliğin toplumda tanınmasında
önemli rolü bulunan rahmetli meslek büyüğümüz Osman Nuri Koçtürk'ü saygı ve
minnetle anarım.
Mehmet
Akif ERSOY
Meslektaşımız ve milli şair
71. ölüm yıldönümünde saygı ve rahmetle anıyoruz.
*1873 yılında İstanbul'da doğan Mehmet Akif Ersoy veteriner hekimdir. İlk
sivil veteriner okulunu birincilikle bitirmiştir (1893). Daha sonra görev
aldığı Ziraat Nezareti'nin Veterinerlik Şubesinde, görev yeri İstanbul
olmasına rağmen, Rumeli'den Arabistan'a kadar olan çok geniş bir alanda ve
güç şartlarda, başarı ile görev yapmıştır. Mehmet Akif, mesleğine olan
sevgisini bir şiirinde şu şekilde ifade etmektedir.
*"Çünkü bir tecrübe etsen senin aklın da yatar,
Bize insan hekiminden daha lazım baytar" *
*Doğumu: 20 Aralık 1873*
**
*Vefatı : 27 Aralık 1936*
**
*Hayatı * *:* http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=372
http://www.mehmetakifersoy.com/
http://www.tbmm.gov.tr/kultur_sanat/12mart/bildiriler/bostanci.htm
*Türk Veteriner Hekimleri Birliği M.Akif Ersoy şiir yarışması*:
http://www.tvhb.org.tr/MAErsoyafis.pdf
*AB Veteriner Hekim Platformu*
web: www.abveteriner.org
ZEKİ
RIZA SPOREL (1898-1969)
Gönderen:
Prof Dr. Hazım Gökçen
İstanbul Sütlüce'de 1898'de doğdu. Kuleli ve Bursa Askeri Liselerinden sonra
Veteriner Yüksek Okulu'ndan mezun oldu. 1912 yılında Fenerbahçe 4.Takımında
futbola başladı. Fenerbahçe' de 10 yıl kaptanlık yaptı ve oynadığı 352 maçta 470
gol attı. Milli takımda oynadığı 16 maçın 10'unda kaptanlık yaptı ve 15 gol
atarak 0.94' lük gol ortalaması ile günümüze kadar kırılamayan bir rekora imza
attı. Milli takım formasıyla 2-2 lik Romanya maçında 2 gol, 4-2 lik Finlandiya
maçında 4 gol , 10-1 lik İstanbul Karması-İngilizler maçında 7 gol attı.
Fenerbahçe formasıyla 4-0' lık Galatasaray maçında 4 gol, 4-1' lik Beşiktaş
maçında 4 gol kaydetti. 1 Haziran 1934 de 35 metreden gol attığı Fenerbahçe-
Avusturya F.C.Wien maçı ile futbola veda etti. 1955-1958 yılları arasında
Fenerbahçe Başkanlığı görevinde bulundu. Bu arada İstanbul Futbol Ajanlığı ve Su
Sporları Federasyonu Başkanlığı yaptı, tenis dalında Türkiye'yi temsil etti.
1950-1957 yılları arasında önce Rize'den, sonra da İstanbul'dan Milletvekili
seçildi. Cumhuriyet Gazetesinin 1965 de düzenlediği "42 yılın en iyi 11'i "
anketinde gelmiş geçmiş en iyi santrafor seçildi.Zeki Rıza Sporel 3 Kasım
1969'da vefat etti.
Değerli
meslektaşlar*
**
*Prof.Dr.Haziım GÖKÇEN hocamızın yazısındaki bir öneri/hatırlatma üzerine
ülkemize bilim/kültür/sanat/spor ve siyaset alanında*
*önemli hizmetler vermiş/iz bırakmış meslektaşlarımızdan hiç olmazsa
hakkında bilgiye ulaşılabilmiş bir kısmını (yeterli bilgi/belge*
*gruba gelirse bakarsınız -İz Bırakanlar" adı altında ileride webte özel bir
sayfa açılması bile düşünülebilir) sizlerin bilgisine sunalım*
*istedik.Malum, Platformumuzun en önemli özelliklerinden birisi -iyi
fikirlerin- çoğunlukla hayata geçirilmesidir :)*
*Birçoğumuzun Muzaffer İlhan ERDOST'u veteriner hekim olduğunu ilk
defa Hazım hocamızın yazısını okuduktan sonra*
*öğrendiğine kuşku yok.... *
**
*saygılarımızla*
**
*Sekreterya birimi*
**
***********************************************************
Muzaffer İlhan Erdost
Vikipedi,
özgür ansiklopedi
*Muzaffer Erdost* *(kardeşinin öldürülmesinden sonra "Muzaffer İlhan Erdost"
adını aldı)*, 1932'de Tokat ,
Artovadoğdu.
*1956'da Veteriner Fakültesi'ni bitirdi*. Pazar Postası'nı yönetti
(1956-1958). Ulus gazetesinde çalıştı (1958-1963). 1958'de Açık Oturum
Yayınlarını, 1965'te Sol Yayınları'nı kurdu ve yönetti.
Erdost, şiir, öykü, deneme ve eleştiriler yazdı. Yazılarında, daha çok
toplumsal sorunlar,
Türkiyeve
Osmanlı tarihi, tarım,
faşizm ve
demokrasikonularına daha
ağırlıklı eğildi.
Kardeşi İlhan Erdost 'un 12
Eylül 1980 askeri
darbesindensonra
Mamak Askeri Cevaevi'nde dövülerek öldürülmesinden sonra, adına
kardeşi İlhan'ın adını ekleyerek, "Muzaffer İlhan Erdost" ismini kullanmaya
başladı. Erdost, Sol-Onur Yayınları'nın sahibi ve yönetmenidir. Türk
şiirinde Garip akımından sonra ortaya çıkan İkinci Yeni akımının isim
babasıdır.
Yapıtları [değiştir
]
- Türkiye Sosyalizmi ve Sosyalizm (1969)
- Türkiye Üzerine Notlar (1970)
- İlhan İlhan, (1981)
- Kapitalizm ve Tarım (1984)
- Osmanlı İmparatorluğu'nda Mülkiyet İlişkileri (1984)
- Bilim ve Yazın Arasında (1984)
- Şemdinli Röportajı (1987)
- Demokrasi ve Demokrasi (1989)
- Havada Kalan Güvercin (Şiir, 1990)
- Ey Karanlık Mavi Güneş (Öykü, 1990)
- Adam İçin Türevler (1990)
- Ulus, Uluslaşma, Demokratikleşme (1991)
- Bir Fotoğrafa Altyazı - İki 7 Kasım (1991)
- Üç Şair - Nazım Hikmet, Cemal Süreya, Ahmed Arif (1994)
- Kanı Kanla Yıkamak (1994)
- Faşizm ve Türkiye, 1977-1980 (1995)
- Türkiye'nin Yeni Sevr'e Zorlanması Odağında Üç Sivas (1996)
- İkinci Yeni Yazıları (1997)
- Küreselleşme ve Osmanlı "Millet" Modeli Makasında Türkiye (1998)
- Pandora'nın Bir Başka "Kutu"su (2000)
- Türkiye'nin Kararan Fotoğrafları (2003)
Sahip
olduğumuz değerler, kısa bir değerlendirme
(Prof.Dr.Hazım Gökçen )
Date:
06.Oca.2008 19:36
Değerli meslektaşlarım,
Mesleki duyarlılığı yüksek genç meslektaşlarımız arasında grubumuzda bir
süredir süregelen tartışmalara hiç karışmama eğiliminde iken birden eski
günlere döndüm, mesleki heyecanım depreşti, kimi düşüncelerimi tarihsel
alıntılarla zenginleştirerek sizlerle paylaşmak istedim.
Mesleğe adım attığım ilk günden beri meslektaşlarımıza kimi çevrelerce çok
sayıda dayatmanın yapıldığına şahit oldum.Örneğin bunlardan birisi uzun
yıllarca süren "Hayvancılık Bakanlığı kurulmadan hayvancılığın ve veteriner
hekimliğin sorunları çözülmez" dayatmasıdır.O dönemdeki meslek örgütleri
sorunlara çözüm üretememenin verdiği çaresizlikle gerçekleşmesi olanaksız bu
söylemi sanki tek seçenekmiş gibi yıllarca mesleğin önüne koydular.Bu söylem
mesleğimizi öylesi büyük bir rehavete(= rahatlığa) sürükledi ki neredeyse
başka hiç bir çözüm üretilemez oldu. Şimdi günümüze dönüp baktığımızda
öğrencim Mehdi Eker Tarım ve Köy İşleri Bakanı, öğrencilerim Nihat Pakdil,
Ali Eroğlu ve meslektaşımız Ramazan Kadak müsteşar yardımcıları. Yani
bakanlığın tepedeki dört önemli ismi veteriner hekim.Bizim gençliğimizde
Tarım Bakanının ve müsteşarın veteriner hekim olması hayal bile
edilemezdi.Mesleğe bir lütuf(= güzellik) olsun diye yetkileri sınırlı tek
bir müsteşar yardımcısı veteriner hekim yapılırdı.Pekiyi, o günden bu güne
ne değişti.Yaklaşık altı yıldır veteriner hekimliğin görev ve yetkileri
konusunda olsun, özlük hakları konusunda olsun hiç bir iyileşme oldu
mu?.Olmaz, çünkü bir milletvekili bakan olduktan sonra ne kadar idealist
olursa olsun meslek önlüğünü çıkarır, pişkin(=çok bilmiş) Türk bürokrasisi
ve parti içi dengeler onu öylesine kuşatır ki, istese de bir şey yapamaz
(bunları emeklilikten sonra altı yıl politika yaptığım için rahatlıkla
söylüyorum).Onun için mesleğin kaderini kişilere ve kurumlara havale etmek
yerine, başka hiç bir meslekte bulunmayan iç dinamiklerimizi( veteriner halk
sağlığı, gıda ve çevre güvenliği, hayvan hakları ve refahı) ivedilikle
harekete geçirmek zorundayız.Geçenlerde grubumuza yazdığım bir yazıda
olanağı olan veteriner hekimlerin siyasete girmesini, mesleki sorunlarımızın
ancak mecliste sayımızın artması ile çözülebileceğini söylediğimde adını
vermeyeceğim bir meslektaşım cevaben bunun mesleği parçalamak anlamına
geleceğini yazmıştı. Şimdi ben de özlük haklarımız verilmiyor diyenlere 1970
yılında Adalet Partisi Balıkesir Senatörü ve Senato Bütçe Plan Komisyonu
Başkanı olan rahmetli veteriner hekim Hasan Ali Türker'in kişisel çabasıyla
veteriner hekimlere maaşı dışında 1000 TL(günümüzdeki 1000 YTL ye eşit)
tazminat çıkarttığını belirtmek istiyorum.Ben 1970 de mezun olduğumda ilk
maaş olarak aldığım 1200 TL yi(günümüzdeki 1200 YTL ye eşit ama 38 yıl
öncesinin alım gücüne göre düşünelim) harcayacak yer bulamamıştım.O zaman
bir ilçe veteriner hekimi kaymakamdan, bir il veteriner müdürü validen daha
fazla maaş alırdı.O yıllarda Sivas'ta görev yaparken veteriner müdürümüz
Mustafa Kır ayın ilk günü maaşının tümünü koyduğu cüzdanını çaldırmıştı da
günlerce belediye hoparlöründen bulunması için anons yapılmıştı.Neredennereye
geldik.İşte ben olanağı ve hevesi olan serbest veteriner hekimlerin kafa
yapılarına uygun partilerde politika yapmalarını bu yüzden istiyorum,yoksa
mesleği parçalamak için değil.Bugün Mecliste beş değil de otuz
milletvekilimiz olsa idi haklarımızın elimizden alınması düşünülemezdi
bile.Bunun en önemli kanıtı da yukarıda söz ettiğim rahmetli Hasan Ali
Türker'dir.
Diğer bir dayatma da " Bu ziraatçılar bizi mahvetti, mesleki haklarımızı
elimizden aldı " acındırmasıdır.Buna tarihsel bir belge ile yanıt vermek
istiyorum.27 Mayıs 1960 ihtilalini rütbesi yüzbaşıdan tümgenerale kadar
değişen 38 kişilik bir subay grubu yapmıştı.Veteriner Hekim Tümgeneral
Burhanettin Uluç Paşa bu grupla ortak hareket ettiği halde sırf muharip
subay değil diye sonradan oluşturulan Milli Birlik Komitesi içerisinde yer
almamıştı.Hatta rahmetli Uluç Paşanın dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ı
darbeden sonra tutuklamak üzere Çankaya Köşküne giden timin başında olduğunu
ve tutuklama esnasında intihar girişiminde bulunan Bayar'ın tabancasını
elinden aldığını Hüsamettin Cindoruk'un anılarından öğreniyoruz.Daha sonra
ihtilal yönetiminin İzmir Vali ve Belediye Başkanlığı görevi vererek
onurlandırdığı Uluç Paşa'ya ihtilalin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel kuracağı
ilk sivil-asker karışımı hükümette Tarım Bakanlığı'nı teklif eder,ancak Uluç
Paşa yaşlılığını ileri sürerek teklifi geri çevirir.Rahmetli Gürsel bu kez
Uluç Paşa'dan Tarım Bakanlığı için birisini önermesini ister.Uluç Paşa da
Gürsel'e Türkiye'nin büyük şair ve operet yazarlarından,ülkemizde veteriner
zootekninin kurucusu, eski Milletvekili Prof.Dr.Selahattin Batu'yu
önerir.Ancak, meslek camiamızdan rahmetli Batu hakkında Cemal Gürsel'e
komünistliğinden tutun cinsel tercihine kadar öylesine uydurma yakıştırmalar
ve ihbarlar yapılır ki, bakanlık işi suya düşer.Daha sonra Bakan olan
bağnaz bir ziraat profesörü meslek haklarımızı elimizden almak için olmadık
işler yapmıştır.Aynı senaryo 1980 askeri darbesinden sonra kurulması
düşünülen bağımsız müsteşarlık düzeyindeki Hayvancılık İdaresi Başkanlığı
konusunda da yaşanmış, başkan olmak için kıyasıya yarışan kelli felli
hocalarımızın ve meslek büyüklerimizin birbirleri hakkındaki akıl almaz
suçlamaları yine bir askeri darbe ürünü olan ve mesleğimizin kamusal
haklarının yok edilmesinde parmağı bulunan ziraat profesörü bir bakan
tarafından vesile sayılarak bu başkanlığın kurulması da daha başlamadan
bitmiştir.Şimdi bu durum ziraatçilerin bizi mahvettiği söylemine uygun
olabilir ama ters mantık yürütmeyle rahmetli Uluç Paşa bakanlığı kabul etse,
rahmetli Batu üzerinde meslek olarak uzlaşılsa da bakan olsa ,şahsi
çekişmeler yaşanmayıp da Hayvancılık İdaresi Başkanlığı kurulsa acaba
mesleğimizin kamu kesimindeki durumu böyle mi olurdu diye düşünmüyor da
değil insan.Kısacası mesleğimize en büyük zararı ziraatçiler değil askeri
darbeler ve bir de kendimiz vermişizdir.Yani durumumuz daha çok büyük ozan
Neşet Ertaş'ın "kendim ettim,kendim buldum" adlı ünlü türküsündeki dizele
tıpa tıp uyuyor.
Meslektaşlarımıza yapılan dayatmalardan biri de "meslek örgütlerimizin
ideolojileri ile hükümetlerin siyasal görüşleri birbiri ile çatışmamalı,tam
tersine çakışmalıdır " söylemidir.Bunun bir diğer versiyonu da yine 70 li
yılların sonunda kimi genç meslektaşlarımızın öne sürdüğü "Hayvancılığın ve
veteriner hekimliğin sorunları ülke sorunlarından soyutlanamaz, o halde önce
mevcut düzeni değiştirmek gerekir " söylemidir. Bu söylemlerin yanlışlığı
yıllar içinde ortaya çıkmış, kapıkulu anlayışının ve olmayacak hayaller
peşinde koşmanın mesleğimize hiçbir şey kazandırmadığı aksine kaybettirdiği
somut biçimde anlaşılmıştır.Onun için meslek örgütlerimizin mevcut ideolojik
yapılarından bir an önce sıyrılıp, mesleğimizin birikmiş sorunlarını birlik
ve beraberlik içinde çözmelerinin zamanı çoktan gelmiş hatta geçmektedir
bile.
Sözlerime son vermeden önce grubumuza gelen maillerden yola çıkarak
önemsediğim bir iki konu üzerinde kısaca durmak istiyorum.Üretimin her
alanında olduğu gibi hayvansal üretimde de en önemli konu
fizibilitedir.Bazımeslektaşlarımız gruba gönderdikleri maillerde
ahır,ağıl planları ve
fizibilite örnekleri istiyorlar.Meslektaşlarımızın bu taleplerine yanıt
Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü'nde görevli bir hanım
doçentten geliyor.Hani zootekni veteriner hekimlerindi, hani zooteknistler
bir şeyden anlamazdı.Arkadaşlar , eğri oturup doğru
konuşalım.Ahırplanlaması ve fizibilite konusu bizim fakültelerimizde
okutulsaydı bu doçent
hanım iki günde veteriner hekimlerden 17 adet istek maili alır mı
idi.Geçenlerde fakültelerimizin durumu ile ilgili olarak grubumuza bir yazı
yazmış ve bu konunun da içinde yer aldığı görüşlerimin meslektaşlarımız
arasında ayrıntılı olarak tartışılması dileğimi iletmiştim.Böylesine önemli
bir konuda, mesleki duyarlılığını her zaman taktir ettiğim
Prof.Dr.Ersinİstanbulluoğlu hocamızın dışında hiç kimseden olumlu ya
da olumsuz bir yanıt
alamadım.
Son günlerde ulusal şairimiz ve meslek büyüğümüz Mehmet Akif Ersoy hakkında
yapılan tanıtım çalışmaları hepimizi sevindiriyor.Gönül ister ki Türkiye'ye
mal olmuş öteki meslektaşlarımız da hatırlansın.Fanatik Fenerbahçeli
meslektaşlar takımın kurucusu, Fenerbahçe'nin ve Milli Takımın efsanevi
kaptanı Zeki Rıza Sporel'in veteriner hekim olduğunu biliyorlar mı acaba.
Veteriner fakültesinden mezun olmasa da üç yıl okumuş olan ünlü şair Ziya
Gökalp, ünlü yazar Muzaffer Erdost, yukarıda sözünü ettiğim ünlü şair ve
operet yazarı Prof.Dr. Selahattin Batu, gıda ve çevre güvenliği konusunu
Türkiye'de ilk dile getirenlerden Doç.Dr.Osman Nuri Koçtürk, 70 li yılların
ünlü gazetecisi ve köşe yazarı Orhan Duru, yine yukarıda adını andığım,
mesleğimize parlamenter olarak büyük katkıları bulunan,o arada Ankara'daki
Şap Enstitüsü'nün kurulmasını sağlayan veteriner hekim Hasan Ali
Türker,bulduğu aşılar ve Türkiye'de ilk kez insanlarda kök hücre tedavisini
yapmasıyla Dünya literatürüne geçen general veteriner hekim
Prof.Dr.SüreyyaTahsin Aygün ,insanlar için hazırladığı ruam aşısını
denek bulamayınca
kendine yapıp şehit olan Veteriner Yüzbaşı Kemal bey ve daha bir çok meslek
büyüğümüzü anmanın da deontolojik görevimiz olduğunu belirtmek
isterim.Bumeslek büyüklerimizin yaşam öykülerinin ve veteriner
hekimliğe olan
katkılarının eğer okutulmuyorsa fakültelerimizde veteriner tarihi ve
deontoloji derslerinde yer almasının yararlı olacağı kanısındayım.
Sahip olduğumuz çağdaş değerleri her koşulda savunmanın ve mesleki
birlikteliğimizi ödünsüz korumanın tüm sorunlarımızın çözümünde bizlere yol
göstermesini dileyerek sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
Prof.Dr.Hazım Gökçen
Orhan Duru, "1950 Kuşağı" öykücülerinden. Kuşağı içinde farklı bir çizgisi
olan biri. Özellikle onun bilim-kurgu öyküleri, bu alanda yepyeni bir
çizginin başlangıcı olarak nitelendirilebilinir. Duru, bu türe bakışını
şöyle dile getirir: "Bilim-kurguyu eskiden beri severim. Belki çok fazla
kişi tarafindan bilinmiyor ama 'bilim-kurgu' adının babası benim. 1973
yılında Türk Dili Dergisi'nde benden özel bir sayı istemişlerdi. Öneri
olarak bilim-kurgu adını öne attım, tutuldu." (1)
Duru, 18 Aralik 1933'te İstanbul'da doğdu. Ankara Üniversitesi Veteriner
Fakültesi'ni bitirdi (1956). Bir süre veterinerlik yapti. Daha sonra aynı
fakültede asistan olarak çalıstı. Duru, bu serüveni dle getirirken sunlari
söyler: "Ben gazetecilikten önce veterinerlik yaptim. 27 Mayis 1960'da
askeri yönetim beni üniversitedeki asistanlık görevimden 147'ler arasinda
uzaklastırmış olmasaydi belki bugün bir Veteriner Fakültesi'nde profesördüm.
Ama atılınca gazeteciliğe başladım." (2)
Ulus, Cumhuriyet, Milliyet, Güneş ve Hürriyet gazetelerinde çalıştı.
İnterstar TV'de haber müdürlüğü yaptı. Bu görevinden ayrıldıktan sonra
serbest yazarlıgı tek uğraş edindi.
Edebi Yaşamı
Duru, yazın yasamına siirle başladı. Bu başlayış öyküsünü şöyle dile
getirir: "Pek çok arkadaşım gibi ben de siire lise yıllarında başladım ama
pek sürdürdüğümü söyleyemem. Bir süre sonra öykü yazmaya başladım 1950'li
yıllarda. İlk öyküm ise 1953 yılında Küçük Dergi'de yayınlandı. Ondan sonra
Demir Özlü, Ferit Edgü gibi arkadaşlarımla birlikte beni de yazmaya
özendiren Vedat Günyol olmustur. Vedat Günyol'un yayınladığı Yeni Ufuklar
Dergisi bir okul oldu bize."(3)
Mavi, Evrim, Yeni Ufuklar, Pazar Postası, Seçilmis Hikayeler, Yelken, Dost,
Soyut gibi dergilerde öykü ve yazılarıyla dikkati çekti. Sonraki yılarda
birçok dergi ve gazetede öykü ve denemeler yazdi.
"Isçiler" öyküsüyle 1970 TRT Sanat Ödülleri Yarişmasiında başarı ödülü
kazandı. Sarmal-Toplu Öyküler'le 1996 Sedat Simavi Vakfi Edebiyat Ödülü'nü
aldı.Fırtına ile de 1997 Sait Faik Hikaye Armaganı'niıErdal Öz'le birlikte
paylaştı.
Sanatı
Orhan Duru, öykücülüğünün başat ögesi olan fantastik gerçeklik; toplumsal
yaşama bakıs, bireyin yaşamla alışverişindeki trajik durumunu sergileyiş
üzerine kuruludur. Çeliskiler, çatışmalar ağındaki insanın insanla, çevreyle
iliskilerini humanist bir bakışla sergiler, Duru. O, öyküsünün bu yanını şu
sözleriyle de açımlar: "Bir yazar olarak bu dünyada yaşıyorum. Bu dünyanın
sorunları var ve ben yazar olarak o sorunlari ortadan kaldırmak istiyorum.
Öykü ise bir iletisim biçimi. Benim iletmek istediğim bir şey var, çünkü bu
toplumda sıkılıyorum."(4)
Onun öyküsünün saşırtıcı gelen bir başka boyutu da, kuşkusuz, bilim-kurgusal
yandır. Türün, Türkçedeki ilk özgün örneklerini vermiştir, Duru. imlediğimiz
gibi, o, öyküsünü kurarken; yaşamın nabzını tutmayı amaçlar. Düş, fantezi
onun kurmaca gerçekliğinin iletişimsel boyutudur. Arka planda olan humour,
ironik bakıştır asıl onun öyküsünü biçimleyen.
Duru, her şeyden önce öykünün türsel anlamını gelişkin kılan, bununla okur
katında ilgi uyandıran bir çaba insanidir. Bu çabasını şu sözleri karşılar:
"Sade suya tirit öyküler yazmak istemiyorum. Okur ilgi duysun, şaşırsin
istiyorum. Öykülerimi kurarken sadece fanteziler değil çağrısımlar da rol
oynuyor Bunları okurla iletişim kurabilmek için yapıyorum. Okur, yazdığım
öyküyü sevmeli, şaşırmalı. Fanteziler, oyunlar, kara mizah, kelime oyunlar
yapiyorsam ve bunu yaparken keyif alıyorsam bu keyfi okurla paylaşmak
istiyorum."(5)
Doğan Hızlan, onun öykü evrenine bakarken, belirgin olan su yanının altını
çizer:"Orhan Duru, bir üslupçudur. Mizahi, geleneksel tatları modernleştiren
kıvamdadır."(6)
O, öyküde güne, olaylara, olayların güncel boyutlarına derinlemesine
inmektense; bunların bilince yansıyan biçimlerini, arka planda oluşanların
edimsel boyutunu göstermeyi yeğler. Yer yer kara mizah ögesinin öne çıktıgı
öykülerinde de bu doz çarpıcı bir düzeye erişir. Duru, bir bakıma da, toplum
psikolojisinin topografyasını çıkarır.
Anlatımının bir başka önemli yanı da dildeki yenilikçi tavrıdır. Dilin
kalıplarını zorlayan biridir, Duru. O, bu çabasını da şöyle açiklar:
"1960'lardan sonra farklı bir anlatım olanağı bulmak adına kalıplaşmışın ve
kullanılanın dışında yeni bir dil arayışına girdim. Bu arayışı yaşarken
Türkçeyle bir hayli boğuştum tabii. Eski kaynaklara inip Evliya Çelebi ya da
vakanüvisler gibi eski yazar ve tarihçilerin dil üzerinde nereye kadar
gitmiş olduklarını inceledim. Yaptığım araştırmalar sonucunda, 14. ve 15.
yüzyıllarda kullanılan Türkçenin Osmanli Imparatorluğu döneminde konuşulana
oranla çok daha esnek ve rahat bir yapıya sahip olduğunu gördüm. Cumhuriyet
döneminde Türkçenin bu kalıplaşmış halini kırmaya çalışan büyük eleştirmen
Nurullah Ataç ise bizim kuşağı en çok etkileyen isimlerden biriydi."(7)
Duru, ilk öykü kitabı Bırakılmış Biri'nin otuz yil sonra yeniden
yayınlanışına yazdığı 'önsöz'de öykü anlayışının o günden bugüne uzanan
serüvenine değinerek şunları söyler: "Öykünün kendi gerçekleri, güncel
gerçekten, toplumsal ve bireysel gerçeklerden farklı şeyler. Yüce gerçegi,
ancak başka yollardan, kimi zaman güncel gerçeklerden yola çıkarak ama ondan
uzaklaşarak, onu ayrıntılarından temizleyerek yakalayabiliriz ancak.
Eskiden kurgu yani fiction'un erdemine inanıyordum, bugün de inanıyorum."(8)
Yapıtları
Öykü: Bırakılmış Biri, 1959; Denge Uzmanı, 1962; Ağır Işçiler, 1974;
Yoksullar Geliyor, 1982; Sise, 1989; Bir Büyülü Ortamda, 1991; Sarmal-Toplu
Öyküler, 1996; Fırtına, 1997.
Deneme: Kıyı Kıyı Kent Kent, 1977 (genişletilerek Mavi Gezi adıyla 1986 ve
1987'de yeniden basıldı); Hormonlu Kafalar, 1992; Istanbulin, 1995; Tango
Geceleri, 1999.
Ani: O Pera'daki Hayalet, 1996 (Sezer Duru'yla birlikte).
Çeviri: Sierra Madre'nin Hazineleri (B. Traven); Gizli Tarih (Prokopius);
Çagdaş Fizik'te Doga (Werner Heisenberg, Vedat Günyol'la birlikte); Amerika
( Ginsberg ve Ferlinghetti'den siirler, Ferit Edgü'yle birlikte).
Tiyatro (Uyarlama): Durdurun Dünyayı Inecek Var , 1968 (Antony Newley ve
Leslie Bricuss'tan); Sınırdaki Ev, 1970 (Slawomir Mrozek'ten); Üzbik Baba,
1990 (Alfred Jarry'nin Kral Übü'sünden).
Derleme: Kısas-ı Enbiya, 1979.
1) Pinar Çelikel, "Öykü bir tutkudur", Yeni Yüzyıl, 13.12.1996
2) Bilge Türkben, "Öykü, amatör işidir", Yeni Yüzyıl, 9.9.1996
3) Orhan Duru, "Okuma Bende Bir Tutku", TYS Edebiyat 1994
4) Duygu Durgun, "Düs İmalathanesi", Radikal, 29.1.1998
5) Agy.
6) Dogan Hizlan, Kitaplar Kitabı, s.219, 1996, Yapı Kredi Yayınları,551 s.
7) Fecir Alptekin, "Gerçeğe düşle dokunan öyküler", Cumhuriyet, 31.1. 1998
8) Orhan Duru, Birakılmış Biri, 1987, 2.b., Ada Yayınları